|
Kitapta, Osmanlı İmparatorluğu’nda kapitalist üretim ilişkilerinin evrimleşmesi sürecinin societas ve universitas arasındaki gerilimin bir örneğini verdiği iddia edilmektedir.
Societas, bireylerin farklılıklarını koruyarak kendi rızalarıyla bir araya geldikleri bir topluma; universitas ise, bireylerin farklılıklarından vazgeçtikleri, tek bir birey gibi inşa olmuş topluma işaret etmektedir.
Societas’ta bireycilik, universitas’ta holizm vardır. Dolayısıyla, birincisinin bireysel özgürlüklere verdiği önemi, ikincisi vermez.
Kitap, kapitalist üretim ilişkilerinin societas tipi toplumlarda erken doğduğunu ve hızlı kurumsallaştığını; bununla beraber, bir toplum içinde hem societas hem de universitas türü beraberliklerin mevcut olabileceğini ve bir toplumda her iki tür beraberliğin varlığının toplumda gerilim yaratacağını savunmaktadır.
Osmanlı İmparatorluğu’nda 19.yüzyılın son çeyreği ve 20.yüzyılın başında cereyan eden siyasi olayların iktisadi yönünün ortaya çıkartıldığı kitapta, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasının tarihsel bir zorunluluk olduğu iddia edilmektir.
|
|
Devamı...
|
|
|
Geç modernleşme projesini hayata geçirip, ulus-devlet yaratmaya yönelik girişimlere öncülük eden Kemalist kadronun, geleneksel toplum yapısını yüzlerce yıl korumuş ve kendi yerel otoritelerini yaratmış olan Doğu toplumunun kalıtımsal öğeleriyle çatışma içerisine girmesi kaçınılmazdı. Doğu bölgelerinin yüzlerce yıl taşıdıkları, güvenlikten yoksun şiddete yatkın bölge imajıyla, CHP yönetiminin yurt genelinde tüm konularda ortak standartları yakalama gayreti karşı karşıya geldi. Bu durum, Parti’nin hem siyasal örgütlenme biçimini hem de bölge idaresiyle ilgili yeni yönelişlerini belirleyecek gelişmelere neden oldu. Cumhuriyet dönemi orta yaşlı kuşağının aynı zamanda Osmanlı son döneminin genç kuşağı olması sebebiyle dönemin deneyimleri/dersleri bu genç kuşağın dünya görüşüne ve kararlarına etki etti. Bundan dolayı Kemalist kadronun bilinçaltına dayalı siyaset psikolojisi, tek parti döneminin genel karakterini de belirlemiş oldu. Araştırmada, Meşrutiyet ve Milli Mücadele dönemlerinde oluşan bu deneyimlerin/derslerin, CHP yöneticilerinin girişimlerini nasıl etkilediği açıklanırken, dönüşümsel olarak Parti’nin örgütsel tabanını nasıl hazırladığı da ortaya kondu. Parti’nin örgütlenme konusundaki genelde yurt çapında özelde ise Doğu bölgelerinde geçirmiş olduğu değişimler, soyut ve kavramsal yaklaşım yerine analize dönük bir yöntemle dönemin koşulları göz ardı edilmeden ve tarihsel bir fon içerisinde Parti-Örgüt-Doğu denkleminde ele alındı. Araştırma, özellikle de 1925 Şark İsyanı’nın hemen akabinde CHP’nin Doğu örgütlerini kapattığı ve bu örgütleri 1946 sonrasında yeniden açtığı yönündeki genelleyici ifadelerin yanlışlığını açıklaması, Parti’nin bölgede dayandığı toplumsal katmanların özelliklerini belirtmesi ayrıca Parti ile Umûmî Müfettişlik arasındaki ilişkiyi ortaya koyması açısından, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi araştırmalarına katkıda bulunma amacı taşımaktadır.
|
|
Devamı...
|
|
|
1890 yılında, anayasal muhalefetin siyasal örgütlenmeye ulaşmasının ardından II. Abdülhamit, popülerliğini artırmak için bağış ve yardım kuruluşları projelerini vurgulayan bir politika izleyerek kendisini, fakir ve ihtiyaç sahibi halkının koruyucusu olarak yansıtmayı ve otokratik sisteme dayalı yönetimini meşru kılmayı amaçlamıştır. Bu amaçla, toplumda yardıma en çok ihtiyaç duyan fiziksel engelliler ile iş kazası ya da doğal afet mağduru bireylere sosyal yardım hizmetleri sağlamıştır. Doğuştan engellilere, iş kazası ve deprem mağdurlarına devlet eliyle sağlanan sosyal yardım ve hizmetleri anlamayı amaçlayan bu kitap, bu konuda yayınlanan ilk çalışma olma özelliğini taşımaktadır.
|
|
Devamı...
|
|
|
1984 yılında Amerikalı fotoğrafçı Laurence Salzmann,
antropolog eşi Ayşe Gürsan-Salzmann ile birlikte Anadolu'yu ve Trakya'yı bir
uçtan bir uca dolaştılar, kaybolmaya yüz tutan sinagogları ve mezarlıkları
fotoğrafladılar, hayatta olan Yahudilerle konuştular. Geziden 25 yıl sonra
yayınlanan bu kitap arşiv ve tarihi değer taşımakta zira kitapta yer alan
insanların ve mekânların çoğu artık hayatta ve ayakta değil. Kitapla birlikte gezi sırasında
çekilen Türkiye Sefaradları: 500 Yıl belgesel filmin Türkçe altyazılı DVD'si
de verilmekte.
In 1984, Laurence Salzmann, an American photographer, and
his wife, Ayşe Gürsan-Salzmann, a Turkish-born anthropologist, were invited by
the Beth Hatefutsoth Museum of Tel Aviv to do a photo-documentation of Jewish
monuments throughout Turkey.
But monuments could tell only a partial story, so the
Salzmanns expanded their project to include a photographic portrait of the Jews
of Turkey, and a film that explored in detail the ways in which the Jews had
become a favored ethnic group among a predominantly Muslim population. The
film, entitled Turkey's Sephardim: 500 Years, tells the story of Turkey's
Sephardic Jews in the mid-1980s.
This book brings in full circle the work begun by the
Salzmanns twenty-five ago, and offers stories and reminiscences from a past,
not likely to be encountered again!
|
|
Devamı...
|
|
|
Bu hacimli çalışma merkezi Washington, D.C.'de bulunan
Diplomatik İncelemeler ve Eğitim Derneği'nin emekli Amerikan diplomatları ile
yapmış olduğu derinlemesine sözlü tarih mülakatlarının çözümlemelerini
içermekte. Bu emekli diplomatlar uzun mesleki hayatlarının bir bölümünde ya
Ankara'daki Amerikan Büyükelçiliği'nde veya İstanbul, Adana ve İzmir'deki
konsolosluklarda görev yaptılar. Görevde bulundukları yıllarda Türk siyaset ve
kültürel sahnesinin birinci elden tanıkları olduklarından çözümlemelerde yer
alan gözlemleri ve yorumları son derece değerli. Bu özellikleriyle bu çalışma
modern Türkiye'nin siyasi tarihine önemli bir katkı sağlamakta.
The present book contains the transcripts of in-depth
interviews conducted by The Association of Diplomatic Studies and Training of
Washington, D.C. with American diplomats who during their careers served either
at the American Embassy in Ankara or in the country's consulates in Istanbul,
Adana and Izmir. These retired diplomats were first-hand witnesses of the
Turkish political and cultural scene in the years they served in Turkey and
their comments and observations are therefore extremely valuable. This book
thus represents a significant contribution to the history of modern Turkey and
should be of great interest to both scholars in a variety of fields as well as
other interested observers of the Turkish Republic.
|
|
Devamı...
|
|
|
Balat Fırınları, Tabutluklar, Sansaryan Han. 1940'lı yıllara
damgasını vurmuş bu üç deyim İkinci Dünya Savaşı yıllarında İstanbullu
Yahudilerin, Turancılıkla suçlanan milliyetçilerin ve komünistlikle suçlanan
solcuların korkulu rüyasıydı. "Balat fırınları" İstanbullu Yahudilerin ortak
hafızasında "Naziler Türkiye'yi işgal ederse bizleri yakmak için Balat'ta
fırınlar hazırlanmıştı" söylencesiyle yer etti. "Tabutluklar" ve "Sansaryan
Han" ise gerek 1944 Türkçülük - Turancılık Davası'nda gözaltına alınan milliyetçi
gençlerin, gerekse komünist faaliyetlerde bulunmakla suçlanan solcuların
unutmaları mümkün olmayan işkence mekânları olarak hafızalarında yer etti.
Dönemin İstanbul Emniyet Müdürleri Nihat Haluk Pepeyi ve halefi Ahmet Demir bu
ortak hafızada yer alan aktörler. Bu araştırma selef-halef olan bu iki Emniyet
Müdürünün mesleki hayatlarını anlatmakta.
|
|
Devamı...
|
|
|
Türkiye'de kooperatifçilik düşüncesi, geçmişten günümüze
gelen çeşitli olaylarla ve gelişmelerle hareketlilik ya da durgunluk gösteren
bir olgudur. Türkiye'de kooperatifçilik düşüncesinin ve hareketinin
gelişiminde, düşünceleriyle ve eserleriyle katkıda bulunan belli başlı
isimlerin ele alınmasındaki temel neden, kooperatif düşüncenin gelişme
aşamalarını ortaya koymaktır. II. Meşrutiyet yılları geniş ölçüde
kooperatifçiliğin tartışıldığı ve uygulandığı bir dönemdir. Cumhuriyet
döneminde II. Meşrutiyet yıllarından alınan birikimle kooperatifçilik, yeni bir
anlam ve içerik kazanmıştır. Atatürk, Cumhuriyet yıllarında kooperatif harekete
desteğini kooperatiflerin bizzat ortağı olarak göstermiş, bu yıllarda hareket,
yapılan yasal düzenlemelerle hayat bulmuştur. 1950'li yıllara gelinceye kadar
kooperatif düşüncede yaşanan bu hızlı gelişim, daha sonraki yıllarda çıkarılan
kanunlarda ve düzenlenen planlarda kendini göstermiştir.
Bu kitapta, II. Meşrutiyet yıllarından beri kooperatifçilik
konusunda biriken zengin malzeme değerlendirilerek, kooperatifçiliğimizin ilerleme, gelişme
süreci ele alınmıştır. Değerli okuyucular, kooperatifçilik tarihimiz,
Meşrutiyet ve Cumhuriyet yıllarındaki gelişmeler, 1950'li yıllardan sonraki
süreç hakkında bilgi sahibi olurken, bir diğer yandan da kooperatifçilik konusu
üzerinde tekrar düşünmek fırsatı bulacaklardır.
|
|
Devamı...
|
|
|
Resmi ideolojinin yapılanma süreciyle 1920'li yıllarda
kendini tanımlamaya başlayan milli eğitim ideolojisi, "milli kimlik"in uygun
biçimde empoze edilmesiyle her türlü taklitçilikten uzak durmayı başararak milli
benliğini müdafaa etmeyi bilecek; ancak Batı'nın gerisinde kalmamak için de
"yeterli" ilim ve fenni öğrenecek olan
"Türk genci" modeli yaratmayı hedefler.
Milli eğitim ideolojisinin edebiyat eğitimine bakış açısı da
tabii ki bundan farklı değildir. En milliyetçi edebiyatın, en değerli edebiyat
olduğu söylemi 1930-1980 dönemine ait neredeyse tüm lise kitaplarının
genelgeçer söylemidir. Bu çalışmada lise edebiyat kitaplarındaki söylemden yola
çıkılarak, geç uluslaşmış bir toplumun kimlik arayış sürecinin en önemli
ayaklarından olan resmi (ulusal) Türk Edebiyatı kanonunun ölçütlerinin ne
olduğu; bu kanonun nasıl yapılandırılarak sunulduğu ve bu kitaplarda neleri
araç olarak kullandığının bir analizi yapılmaya çalışılmıştır.
|
|
Devamı...
|
|
|
İkinci Dünya Savaşı Türkiyesi'nde tüccarların ve
sanayicilerin savaş şartlarının yarattığı karaborsa ortamında elde ettikleri
aşırı kazançları vergilendirmeyi hedefleyen Varlık Vergisi Kanunu azınlıklara
ayrımcı ve keyfi bir şekilde uygulanacaktı. Bu kanunun bu şekilde uygulanması
birçok araştırmaya konu olmuştur. Ancak kanunun yabancı uyruklu gayri Müslim
tüccarlara nasıl uygulandığı konusu ise şimdiye kadar incelenmemişti. Bu
araştırma İsviçre, Fransız, İtalyan ve Alman arşiv belgelerinin ışığında
kanunun yabancı uyruklulara nasıl uygulandığını ilk kere incelemekte.
Dans la Turquie de la Deuxième Guerre Mondiale, la loi de
l'impôt sur la fortune, qui avait pour but d'imposer les revenus excessifs que
les commerçants et les industriels avaient perçus sur les terrains du marché
noir et de la spéculation, allait s'appliquer d'une manière discriminatoire et
arbitraire aux minorités. La commission qui devait faire appliquer la loi, en
ayant soin de procéder à une discrimination entre les contribuables musulmans
et non-musulmans, allait en effet finir par exiger le règlement de sommes
beaucoup plus importantes aux imposés non-musulmans qu'aux musulmans. Les
contribuables non-musulmans ne pouvant pas payer les sommes demandées, qui
représentaient une portion astronomique de leur patrimoine exigée de manière
infondée, devaient alors honorer leur dette envers l'État turc en trimant dans
des camps de travaux forcés. La loi de l'impôt sur la fortune allait également
être appliquée d'une manière injuste et arbitraire aux commerçants
non-musulmans de nationalité étrangère résidant en Turquie. La mise en
application de cette loi dans ses conséquences sur les citoyens turcs
non-musulmans a fait l'objet de plusieurs études par le passé; la façon dont
cet impôt s'est appliqué pour les commerçants non-musulmans de nationalité
étrangère n'avait cependant jamais été analysée. Ce livre étudie pour la première fois comment on a appliqué cette loi aux ressortissants de
nationalités étrangères à la lumière des documents d'archive suisses, français,
allemands et italiens.
|
|
Devamı...
|
|
|
Bu kitapta etnik ve dinî farklılıklar sonucunda birden fazla
tarihsel anlatımın mümkün olduğu, Hatay'da yapılan etnografik bir çalışmayla
ortaya konulmaya çalışılmıştır. Hatay'ın Türkiye'ye 1939'da gerçekleşen ilhakı,
Birinci Dünya Savaşı'yla başlayan bir dizi olayın son noktasıdır. Türklerin,
Fransızların ve Arapların bölge üzerindeki hak iddiaları, devletler seviyesinde
diplomatik ilişkilerle bir arada yürümekteydi. Bu olaylar devam ederken Hatay
halkı da kendisi için en iyi sonuçları elde etmek için kendine has stratejiler
geliştirmiştir. Bu yüzden de her grup, geçmişi farklı bir biçimde deneyimlemiş
ve hafızaya almıştır. Hatıralardaki ve geçmişi yorumlamadaki bu farklılıkları
görmek için sözlü görüşmeler yapılmış ve yazılı kaynaklar da eleştirel bir gözle
değerlendirilmiştir. Sözlü tarih anlatımlarının yazılı kaynaklarla birlikte
kullanılması, geçmişin sunumunda çok önemli farklılıklar olabildiğini
göstermiştir. Kolektif belleğin aktarım biçiminin yanı sıra bugün içinde
yaşanılan sosyal, ekonomik ve siyasî koşullar, geçmişin yeniden
yapılandırılmasını etkilemiştir. Dolayısıyla farklı etnik ya da dinî kökenlere
sahip grupların ya da bireylerin, tarihî olayları anlatım biçimleri
farklılıklar göstermektedir.
|
|
Devamı...
|
|
|